Bir şehrin, sağlam eski yapıların,
Halk şarkılarının, anonim şiirlerin,
Eşsiz heykellerin ve tabloların,
Ölümsüzlüğünü kavradığımda,
Çoktan orta yaşı geçmiştim.
Çocukluğumda, Akdenizde yüzerken,
Güzel Pompeipolis ve Kızkalesinin,
Bizi seyrettiğini farketmedim bile.
İlk gençlikte Namrun dağlarında gezerken,
Sinap kalesinin, Ana Ardıçın, kayaların,
Amerikan Lisesindeki yedi yıl boyunca,
1888’den beri oradaki Stickler binasının,
Mırıldanırken sözlerini, içerken suyunu,
Sıla türkülerinin, yol çeşmelelerinin,
Ruhunda ve enerjisindeki ölümsüzlüğü,
Geç keşfettim, hayıflanırım o yüzden.
Bunlar nasıl da yaşayan semboller,
Ne kadar önemli kılavuzlarmış halbuki.
Ve en son öğrendim ki artık,
Bileşenleri birgün elementlere dönüp,
Sonra sürekli doğanın bir parçası olacak,
Sonsuza kalacak olan insan da ölümsüz.
Bizi oluşturan o parçalar halinde,
Var olmaya devam edeceğiz.
Postmodern ölümsüzlük bu işte,
Ruhun ve enerjinin ölümsüzlüğü…

●●●●○○○○●●●●●●●●○○○○●●●●

Somut değişkenliğin gözle görünür,
Soyut değişkenliğin elle tutulmaz,
Geçiciliğin kavramsal kaosunda,
Bütün olarak kalıcılığın imkansızlığında,
Ölümsüzlük arıyor günümüz insanı.
Dönüp tarihsel sürecin ipuçlarından,
Varolan bilgi temellerinden,
Kendi geçmişinden, yaşadıklarından,
Yeterince yararlanmadan ;
Bir varolma savaşı içinde insanlık.
Oysa, ölümsüz olan basit bir çorba!
Toprağa ekilen tohumdan çıkan,
Her ekimde başveren buğdayın unundan,
Kayanın tuzundan, derenin suyundan,
Toprağın altından ve üstünden gelen,
Binyıllardır gelen basit bir çorba…
Ve bugün anlıyorum ki,
Tüm bunları karıştırıp çorbayı yapan,
Düşünen akıllı insan da,
Çorba olmadan buğdayı kemiren,
Tuzu yalayan, suyu kullanan,
İçgüdüsel hayvan da,
Şekil değiştire değiştire varolan,
Buğday da, tuz da, su da ölümsüz.
Postmodern Ölümsüzlük bu,
Hep varolansa ruh ve enerji …

●●●●○○○○●●●●●●●●○○○○●●●●

Buraya kadar güzel de, peki yanlış ne?
Yanlış; fiziksel varlıkların geçiciliğini,
Kimyasal değişimlerin, dönüşümlerin,
Matematiksel düzenin bileşenlerinin,
Muhteşem sürekliliğini,
Doğanın ilahi dengesini,
En yakından kavrayabilen,
Ama gereken saygıyı gösteremeyen,
İnsanoğlu…
Endişe, korku ve depreyon içinde,
Didişiyor, itişiyor, savaşıyor.
Yaşlandım sanıyor, fiziksel değişim,
Hastalandım sanıyor, kimyasal,
Yoksullaştım diyor, matematiksel,
Yerim yurdumdan oldum, geometrik
Bir değişim sürüp gidiyor.
Herşey şekil, boyut ve bileşen olarak,
Yer, zaman ve formülünü değiştiriyor.
Akan onca zamana, değişen iklime,
Onca yağmura çamura, rüzgara,
Onca depreme, yangına, sele rağmen,
Pompeipolis hala yüzen çocuklara bakıyor,
Hala Hayyamın satırlarında kayboluyoruz,
Da vincinin Tablolarında tarihe dalıyoruz,
Şarkılar, öyküler, efsaneler, gelenekler,
Fikirler düşünceler sonsuza dek yaşıyor.
Postmodern Ölümsüzlük var,
Gerçek; sadece şekil değiştiriyoruz.

●●●●○○○○●●●●●●●●○○○○●●●●

Dünya yüzünde binlerce yıldır varolan,
Üstünden çağların, uygarlıkların, yıkımların,
İnsanların, hayvanların, bitkilerin geçtiği,
Ölümsüz dediğimiz varlıklara bakın.
Şekil değiştiren ama süren herşeye.
Yarısı kalmış bir Sinan köprüsüne,
Melodisi değişmiş bir halk şarkısına,
Elden ele, müzeden müzeye geçmiş,
Bir ortaçağ tablosuna, ilkçağ çömleğine,
Nuhun aşuresine, mercimeğin çorbasına,
Dikkat ederseniz iki ortak nokta var.
Ya doğanın taklidi, ya doğanın kendisi.
Ya doğanın bileşenleri oluşturmuş,
Öyle varolmuş, kalmış.
Ya doğadaki bileşenlerine ayrılmış,
Şekil değiştirmiş, yok olmamış.
İnsanoğlunun küçücük rolü ise,
Bu fiziksel, kimyasal, matematiksel,
Süreçleri aklıyla hızlandırmak olmuş.
Ama kendi sürecinde sadece bütünlüğü ile,
Eksiksiz, doğadan farklı, doğaya hakim olarak,
Varolmaya odaklanmış ve ölümsüzlük aramış.
Çözemediği ve onu hep başa döndüren de bu;
Oysa varolan sadece sürekli şekil değiştiriyor,
Hiç durmadan parçalarına ayrılıp birleşiyor,
Aslında, yok olmadan, kalıyor da kalıyor.
Kavram postmodern ölümsüzlük, meali;
Esasında hiçbirşey ölmüyor, herşey yaşıyor…